KENDİNDEN UZAKLAŞIP, GİTMEK DarVakit Eylül 7, 2015 DENEMELER, MANŞET İnsanların hayatlannı neden bir aile yapısı içinde sürdürmeye bu denli eğilimli hatta meraklı olduğunu hiç düşündünüz mu? Bu eğilim elbette ki günümüze veya yüzyılımıza özgü değil, içerdiği anlamlar zaman içinde farklılıklar gösterse de aile tutkusu, sanki insanın yemek, içmek, uyumak cinsinden bir içgüdüsüymüş gibi her zaman her yerde karşınıza çıkıyor. İçgüdüler hakkında yapacak birşey yok elbette ama bazen bu aile olmak güdüsü, yemek, uyumak türünden masum bir güdü gibi değil de daha ziyade “homo”nun daha “sapiens” olmadığı zamanlardan başlayan ve hâlâ da tedavi edilemediği anlaşılan öldürme güdüsü kabilinden bir şey gibi görünüyor. Temel özelliklerimizin hayvanlarınkiyle benzerlik gösterdiği zamanlar şimdi gerilerde kaldı. Medeniyet dediğimiz gelişme süreci bizi hayvanlardan gitgide uzaklaştırırken, onlarda pek rastlanmayan aile kurma güdüsünü de insan güdüleri arasına soktu. Yani bu, güdü tanımına tam olarak uyabilecek denli eski bir durum değil. O halde ne? Aile olmak yolundaki bitmek tükenmek bilmez çabalarımızın nedenini insan benliğinin derinliklerinde aramak lazım belki de. İnsanın kendini tanımlamak için bazı sosyal yapılara ihtiyaç duyduğu gerçeğini gözardı etmiyoruz ama aile yapısının özel bir durumu var. İçe dönüklüğü ve dış dünyayla olan iletişiminin gereğinde en aza indirilebilirliği nedeniyle aile bazı açılardan sosyal bir yapı değil. Özel bir yapı olarak algılandığında ise iş yine insanın kendisinde bitiyor. İnsanlar kendi benliklerinden başka özel bir yapıya neden gereksinim duyuyorlar? Belki de kendimizden uzaklaşmanın, benliğimizi başka bir biçime sokmanın bir yolu aile olmak. Gerektirdiği bazı temel kurallara uyarak, kimi zaman tamamen sosyal birer gereklilik, basit birer formalite biçiminde karşımıza çıkan bu kuralların aslında benliğimize, birey oluşumuza yönelik tehditler içerdiğini farketmeksizin yaşamak. Belki de bu tehditleri farketmek ama yine de yaşamak. Çünkü asıl sorunumuz kendimiz olmaktan kaçmak, onun için kuralcı, düzenli, huzurlu ailemize sığınmak. Sonuçta giderek değişmek, kendimizden uzaklaşmak, başka biri olmak… Bir beyaz buluta gömülür gibi ailemizin sıcaklığına gömülmek ama artık hiçbirşey görememek. Ama iş bununla bitmiyor. Aile olmanın en önemli aşaması çocuk sahibi olmak. Çocuk sahibi olmadan aile olunamıyor zira. Bir çocuğun aileye katılması, vudu törenlerindeki vecd anına benzer. Bir tür doruk noktası, Heyecan, yaşlı gözler, yeni anne-babalar, nene-dede olmaya hak kazanan eski anne-babalar. Çocuğun doğması, ailenin temellerinin sağlamlaşması, herkesin yerinin iyice belirginleşmesi anlamına gelir. Artık açık kapı kalmamıştır. Aile, ana rahminde alıştığı ortamı çocuğa sağlamak için kapandıkça kapanır. Şefkat ve sevgiden göz gözü görmez olur. Ve artık sözkonusu olan yeni bir insandır, onun bakımı, yetiştirilmesidir. Dolayısıyla zaten geri plana itilmiş benliklerin artık hiç şansı kalmamıştır. Herkes kendini, bir birey olmayı çoktan unutmuş, karşılarındaki bireyin büyümesine dikmiştir gözünü, ta ki o çocuk yıllar sonra aynı akibetle karşılaşıncaya dek… Amacımız aile kurumunu kötü anlamda eleştirmek değil. Çünkü herkes bir aileye aittir zaten ve neye benzediğini aşağı yukarı bilir. Üstelik insan kendi olduğu oranda bu dünyanın sadece ve sadece yalnızlıkla dolu olduğunu ve ne kadar kendisi olursa yalnızlığının o denli farkına varıp acı çektiğini anlar. O halde kendimizden uzaklaşıp başka benlikleri tadarak ya da kendimiz değilmişiz gibi yaparak sonu hiç gelmeyecek olan yalnızlık hissinden kurtulduğumuzu sanmakta ne sakınca var?