On dört yıl önce, bu ormanın en kuytu köşesinde bir yangın başladığında, biz o “saf” tarafta durmayı seçtik. Kimsenin dönüp bakmadığı, herkesin “vicdansız konfor alanında” serinlediği o günlerde, karıncanın o kadim hikâyesine talip olduk. Küçük adımlarımızla, devasa alevlere karşı ağzımızda bir damla su taşıdık. Bize güldüler; “Bu bacaklarla, bu yükle yangına ulaşamadan ölürsün” dediler. Hiç durmadık. Çünkü bizim için aslolan yangını söndürmek kadar, o yangın karşısında hangi safta durduğumuzdu. Dedik ya: Varamasak da yolunda ölürüz.

Bir tohumun toprağın altında yıllarca sessizce kök salması gibiydi bizim emeğimiz de. Kimse görmedi kökün nasıl derinleştiğini, kimse saymadı kaç kez kuraklığa direndiğini. Ama kök bilir: Gövdeyi ayakta tutan, güneşe uzanan dalların gösterişi değil, toprağın karanlığında sabırla örülen o görünmez ağdır. Biz on dört yıl o kökü ördük.

Bugün, o yangına karşı on dört yıldır taşıdığımız suyun berraklığını sorgulayanlarla karşı karşıyayız. Bizim taşıdığımız o bir damla su, sadece bir internet sitesi, bir tasarım ya da teknik bir altyapı değildi; o su, alın terimizin en saf hâli, on dört yıllık emeğimizin en temiz, en berrak yanıdır. Biz o suyu barışın, diyaloğun ve hakikatin pınarlarından doldurduk. Şimdi karşımızda, “başka ellerle” anlaşıp bize kapıyı gösterenler, aslında o berrak suyu bir kenara itiyorlar.

Oysa başkalarının elleriyle sunduğu suyun içinde ne olduğunu kim bilebilir? Belki kirlidir, belki de söndürmek bir yana, ateşi daha da harlayacak yanıcı bir sıvıdır. Bizim suyumuzun kıymeti, nereden geldiğini, kimin elinden çıktığını, hangi emekle dolduğunu bilmemizden gelir; on dört yıllık ortak hafızanın, karşılıklı güvenin kaynağından süzülmüştür. Kaynağı belirsiz bir su, ne kadar berrak görünürse görünsün, güvenilmezdir. Biz bilineni, sınanmışı, birlikte yürünmüş yolu seçtik; meçhul bir eli değil.

Takvimler diyorlar… Onların sözünü ettiği takvim, tıpkı Tanpınar’ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü‘ndeki saatler gibidir: gösterişli, işlevsiz, kendi bürokrasisinde boğulmuş, kimsenin gerçekte neyi ölçtüğünü bilmediği bir düzenin saatleridir. O enstitüde herkes bir saati “doğru” göstermeye çalışırken hiçbiri gerçek zamanı tutmaz; nasıl paranın, çıkarın, hızın mantığıyla işleyen bu düzenin gösterdiği zaman da kimsenin gerçek zamanı değildir. Bizim için takvim, kâğıt üzerindeki rakamlar değil; o yangına giden yolda attığımız adımların ritmi, bir barış ihtimaline, bir kavuşma anına kurulan emek saatleriydi.

Yoksullar bazen yorulurlar, sık sık da yenilirler. Sabretmekle teslim olmayı; soluklanmakla vazgeçmeyi birbirine karıştırmayın. Zamanın çivisi çıkmış, yerine takılmayı bekliyor. Kim takacak onu da Marx söylüyor: “Henüz gelip çatmamış devrimcinin saati vardır.”

O takvimi yok saymak, sadece emeği değil, o emeğe yüklediğimiz ruhu, beklediğimiz o berrak baharı da yok saymaktır. Biz o takvime bakarken “vakit geldi” diyorduk, onlar ise takvimi sadece bir pazarlık aracı olarak gördüler.

Şimdi bu coğrafyanın yorgun barış süreçleri gibi, bizim on dört yılımız da bir “karar” ile buzdolabına kaldırılmak isteniyor. Olsun. Karınca safını hiç bozmadı. Fırtınada sönen bir fenerin ışığı, o an göz alıcı bir güçle parlayan sahte bir meşaleden daha güvenilirdir; çünkü fener biliriz ki tekrar yanar, meşale ise küle döner. Bizim taşıdığımız suyun kıymeti, yangının sönüp sönmemesinden değil, o suyun temizliğinden gelir.

Varsın onlar kendi konforlu alanlarında, kimin elinden geldiği belli olmayan sularla serinlesinler. Biz, ağzımızda o berrak damla, yolunda ölmeyi göze aldığımız o menzile doğru yürümeye devam edeceğiz. Çünkü karınca bilir ki; yol, varılacak yerden daha kutsaldır. Ve bilir ki, o bir damla su, yalnız kalmaya mahkûm değildir; nice damla, nice emek, nice sabırla birleşe birleşe, sonunda bizi köpüklü başlarıyla selamlayacak bir nehre elbet dönüşecektir.