Bir zamanlar bir fare vardı. Kızılderili şef, çevresinde toplanan çocukların yerleşmesini bekledi. Sonra piposunu yaktı ve hikâyeye devam etti: meşgul bir fareydi, bıyıklarıyla etrafını yoklar, çevresine dikkatle bakarak her yeri araştırırdı. Arasıra garip bir ses duysa başını kaldırır, bıyıklarım havada kıpırdatır ve sesin kaynağını merak ederdi. Bir gün arkadaşlarından birinin yanına koşarak gitti ve “çağıldama sesini duydun mu kardeşim?” diye sordu. “Hayır” diye cevap verdi diğer fare, meşgul bir şekilde burnunu yerden kaldırmadan “hiçbir şey duymadım.” Küçük fare bıyıklarını silkti ve tekrar işine döndü. Fakat bir çağıldama sesi geliyordu. Bir gün bu sesin kaynağını araştırmaya karar verdi. Diğer meşgul fareleri orada bırakarak uzaklaştı ve etrafı dinledi. “Merhaba küçük kardeş” dedi bir ses, fare korkudan neredeyse küçük dilini yutuyordu. “Merhaba” dedi o ses yine “benim, kardeşin rakun, burada tek başına ne yapıyorsun?” Farecik kızardı! “Bir çağıldama sesi duydum, onu araştırıyordum.”

“Bir çağıldama sesi mi?” diye sordu rakun “duyduğun nehirdir küçük kardeşim.” “Nehir mi?” diye sordu küçük fare “nehir nedir?” “Benimle yürü sana göstereyim” dedi rakun. Küçük fare çok korkmuştu fakat bir kere çağıldama sesinin nereden geldiğini bulmaya karar vermişti. “Pekâlâ rakun kardeş” dedi küçük fare “beni nehre götür.” İnsanlar fareler gibidir, diye açıkladı büyük şef. Kendi işleriyle o kadar meşgullerdir ki, uzaktaki şeyleri farkedemezler. Kulaklarıyla duydukları çağıldama sesi hayattır, nehirdir. Herşeyden zamanında bir ders alınmalıdır çocuklar, insanlar kendi fare hayatlarıyla o kadar meşgullerdir ki bu sesiduyamazlar bile.

Büyük şef hikayeyi anlatmaya devam etti: küçük fare yol üzerinde pek çok şeyin kokusunu alarak rakunu takip etti. Zaman zaman o kadar korktu ki neredeyse geri dönüyordu. Sonunda nehire vardılar. Nehir çok büyük ve soluk kesiciydi; çağıldıyor, şarkılar söylüyor, ağlıyor ve gürlüyordu. Küçük fare nehrin kıyısına gitti ve nehrin içinde kendine bakan bir fare gördü, yerinden sıçradı çok korktmuştu. Bu sırada nehrin sığ yerindeki yeşil ve parlak nilüfer çiçeğini farketti. Üzerinde bir kurbağa vardı! “Şimdi gitmeliyim” dedi rakun “fakat sakın korkma küçük kardeş, kurbağa sana göz kulak olacak.”

“Sen kimsin” diye sordu küçük fare kurbağaya, “bu büyük nehir içinde bu kadar uzaklaşmaya korkmuyor musun?” “Hayır” dedi kurbağa “korkmuyorum. Sihirli bir güce sahip olmak ister misin?” “Sihirli güç mü? Ben mi?” diye şaşırdı fare ” evet mümkünse evet” “Öyleyse çömelebildiğin kadar çömel ve zıplayabildiğin kadar yükseğe zıpla. Başarabilir misin? İşte o zaman sihre kavuşursun.” Küçük fare söylenileni yaptı. Çömelebildiği kadar çömeldi ve zıpladı. Bunu başardığında kutsal dağları gördü. Fakat sonra tekrar yeryüzüne, nehrin içine düştü. Nehrin kenarına çıkmaya çalışırken “beni aldattın” diye bağırdı fare. “Bekle” dedi kurbağa “bir zarar görmedin. Korkunun ve kızgınlığın seni kör etmesine izin verme. Ne gördün?”

“Ben, ben” diye kekeledi fare “ben kutsal dağlan gördüm!”

“Ve şimdi yeni bir adın oldu” dedi kurbağa ” zıplayan fare.” “Teşekkür ederim” dedi zıplayan fare “şimdi halkıma dönmeliyim ve başıma gelen bu olağanüstü olayları anlatmalıyım.” Böylece zıplayan fare, fareler dünyasına döndü, fakat hayal kırıklığına uğradı. Kimse onu dinlemiyordu, fareler dünyasında yağmur yağmamış olduğu için üstü başının ıslaklığını açıklayamıyordu. Bundan dolayı fareler ondan korktular . Fakat o da kutsal dağların görüntüsünü hiç unutamadı. Büyük şef piposuna şöyle bir dokundu, onu dinleyen çocuklardan biri kurbağa kim? diye sordu. Bu konu kafanızı karıştırmasın diye açıklamaya devam etti şef: küçük fare bir çağıldama sesi duydu,bunun sırrım araştırmaya koyuldu.

Rakımla tanıştı ve hayatı temsil eden sihirli nehre götürüldü. Kendisinin nehirde, hayatın içinde yansıdığım gördü. Hepimiz böyle hayatın içinde yansırız çocuklar fakat pek çok insan bu nehri ziyaret bile etmemiştir. Bazıları rakunu nehre kadar takip etmişler, kendi yansımalarını görüp korktukları için tekrar farelerin arasına dönmüşlerdir, Şef hikayeyi anlatmaya devam etti: bir gün zıplayan fare diğer farelerin bulundukları yerin yakınına gitti, bulundukları çayıra baktı, inceledi. Gökyüzünde bir sürü nokta vardı. Herbiri bir kartaldı! Fakat zıplayan fare kutsal dağlara gitmeye azimliydi. Bütün cesaretini topladı ve olabildiğince hızlı, çayıra doğru koşmaya başladı. Çayırın yakınlarında bir çalı kümesinin dibinde soluklanırken yaşlı fareyi gördü. Yaşlı farenin bulunduğu çalı kümesi farelerin cennetiydi, yeterince tohum ve meşgul olunabilecek pek çok şey vardı.

“Merhaba” dedi yaşlı fare “evine hoş geldin.” Zıplayan fare oldukça şaşkındı “burası gerçekten harika bir yer” dedi “kartallar sizi burada göremez.” “Evet” dedi yaşlı fare “isteyen buradan çimenlikteki tüm canlıları da görebilir; buffalo, antilop, tavşan, çakal.” “Bu fevkalâde” dedi zıplayan fare “nehri ve büyük dağları da görebiliyor musun?” “Hem evet hem hayır” dedi yaşlı fare “büyük bir nehir olduğunu biliyorum. Fakat büyük dağlar sadece efsane, onları görme isteğini unut ve burada benimle kal.” “Benimle paylaştığın yemek için çok teşekkürler, ama kutsal dağlan aramalıyım”.”Burayı terketmekle aptallık ediyorsun. Çayırlıkta tehlike var. Şuraya bak!”
dedi yaşlı fare ” şu noktaları görmüyor musun?
Onlar kartal.”
Zıplayan fare için orayı terketmek çok zordu. Fakat bütün gücünü topladı ve hızla koştu yine. Sonunda yabani kirazların olduğu bir yere geldi. İçecek su, yiyecek tohum ve keşfedilecek pek çok delik, oyuk vardı. Bu yeni mekanı tam araştırmaya başlamıştı ki güçlükle çıkan bir nefes sesi işitti. Çabucak sesin kaynağını araştırdı, ses büyük bir buffalodan geliyordu. O kadar büyüktü ki, zıplayan fare tek bir boynuzunda rahatça yürüyebilirdi. “Merhaba kardeşim” dedi buffalo “beni ziyaret ettiğin için teşekkürler.” “Merhaba büyük canlı” dedi zıplayan fare “niye burada yatıyorsun?” “Hastayım ve ölüyorum” dedi buffalo “doktorum sadece bir farenin tek gözünün beni iyileştirebileceğini söyledi.” Zıplayan fare buna çok şaşırdı. Gözlerimden biri diye düşündü. Yabani kirazların olduğu yere koştu fakat nefes sesi daha da güçsüzleşmişti. Ölecek diye düşündü zıplayan fare eğer gözlerimden birini vermezsem ölecek! Buffalonun bulunduğu yere döndü. “Ben bir fareyim” dedi titreyen bir sesle ” ve sen kardeşim büyük bir canlısın. Ölmene izin veremem. İki gözüm var birini sen alabilirsin.” Bunu söylediği anda zıplayan farenin gözlerinden biri yerinden uçtu ve buffalo iyileşti.

“Teşekkürler benim küçük kardeşim” dedi buffalo “senin kutsal dağları görme isteğini biliyorum. Benim karnımın altında koş, ben seni oraya götüreyim.” Zıplayan fare koca buffalonun altında koştu, güvenli ve kartallardan korunmuş olarak. Sonunda dağların eteklerine geldiler. “Seni burada bırakmalıyım” dedibuffalo.

Şef çocuklara baktı ve açıkladı: siz şans eseri dünyanın yaşlı faresiyle tanıştınız. Bunlar çayırlıktaki canlıları size gösterip isimlerini söylerler. Ama ne onlara dokunmuşlardır ne de onları bilirler. Her günlük dünyaya, çayırlığa koşmazlar. Gökteki kartallardan ürkerler. Fakat zıplayan fare orada kalamaz ve koşar, gözlerinden birini buffaloya verir ve iyileştirir. “Neden bir buffaloyu iyileştirmek için gözlerinden birini vermesi gerekti?” diye sordu çocuklardan biri.

Şef devam etti:  çünkü böyle biri, yani fare olgunlaşmak için, olayları gözlerken kendi farece yollarından birini bırakmalıdır. “Eğer buffaloyu ölüme bıraksaydı ne olurdu?” O zaman buffalonun çürük leşinin kokusuyla beraber yaşamak zorunda kalırdı, oğlum diye anlattı şef. Gülümsedi ve hikayesine devam etti: zıplayan fare yeni çevresini anıştırmaya başladı. Aniden gri bir kurdun karşısına çıkıverdi. Kurt orada hiç bir şey yapmadan öylece oturuyordu. “Merhaba kurt kardeş” dedi zıplayan fare. Kurdun kulakları dikildi ve gözleri parladı. “Kurt! Kurt! Evet ben buyum, ben bir kurdum.” Fakat ardından kafası bulanıklaştı yine tamamiyle hafızası silik, sessiz bir şekilde oturur hale geldi. Bu kadar büyük bir canlı diye düşündü zıplayan fare, fakat hafızası yok! Zıplayan fare bu yeni mekanın ortasına gitti uzun süre kalbinin atışını dinledi. Aniden karar verdi ve kurdun bulunduğu tarafa koştu. “Kurt kardeş” dedi zıplayan fare. “Kurt! kurt! “dedi kurt. “Lütfen kurt kardeş” dedi zıplayan fare. “Lütfen beni dinle. Seni neyin ayağa kaldıracağını biliyorum. Gözlerimden biri! Ve onu sana vermek istiyorum.” Zıplayan fare konuşmasını bitirdiğinde gözlerinden biri uçtu ve kurt iyileşti. Kurdun gözlerinden yaşlar süzülüyordu fakat küçük kardeşi bunu göremiyordu, artık kördü! “Sen büyük bir kardeşsin” dedi kurt “şimdi hafızam yerine geldi. Fakat sen kör oldun. Seni sihirli nehrin bulunduğu kutsal dağlara götüreceğim. Bütün dünya nehrin içinde yansır; insanlar, yaşadıkları yerler, çayırlığın bütün canlıları ve gökler.” Sonra kurt zıplayan fareyi sihirli nehre götürdü ve fare gölün suyunu içti. Kurt oradaki güzellikleri tarif etti. Sonra “seni burada bırakmalıyım” dedi “şimdi geri dönmeliyim ki diğerlerine de yol gösterebileyim.”
Zıplayan fare korkudan titreyerek oturdu, kör olduğundan konuşmanın bir yararı da yoktu. O sırada arkasında bir gölge hissetti ve kartalların çıkardığı o sesi duydu! Bu korku karşısında dirençli olmaya çalıştı ve sonunda kartal ona çarptı. Zıplayan fare o anda uykuya daldı, az sonra uyandı, hayatta olmanın şaşkınlığı bambaşkaydı. Ama şimdi görebiliyordu. İlk başta her şey bulanıktı ama renkler harikaydı. “Görebiliyorum, görebiliyorum” dedi zıplayan fare ardarda. “Merhaba kardeş” dedi bir ses “biraz sihir ister misin?” “Sihir mi? Benim için mi?” diye sordu zıplayan fare “evet.” “O zaman çömelebildiğin kadar çömel, zıplayabildiğin kadar yükseğe zıpla.” Zıplayan fare söyleneni yaptı ve çömelebildiği kadar çömeldi, zıplayabildiği kadar yükseğe zıpladı. “Sakın korkma” dedi bir ses “rüzgara asıl ve korkma.” Zıplayan fare denileni yaptı. Gözlerini kapadı ve rüzgara asılı kaldı. Rüzgar onu yükseklere, en yükseklere götürdü. Zıplayan fare gözlerini açtığında etrafın daha berrak olduğunu gördü, yükseğe çıktıkça daha da berraklaşıyordu. Ö sırada aşağıda sihirli gölde nilüfer çiçeğinin üzerindeki eski arkadaşını gördü. Bu kurbağaydı! “Şimdi senin yeni bir adın var artık ” dedi kurbağa “sen bir kartalsın!”