“Bana öyle geliyor ki, iki insan birbiriyle, birlikte mutlu olmak istediği için evlendiği an da, işte tam da o an da, kendini mutlu olma ihtimalinden mahrum bırakmış, bu ihtimalin önüne geçmiş olur. Mutlu olmak için evlenmek, tıpkı iki milyon için, bir araba için ya da baronluk için evlenmek kadar kar amaçlıdır ve o iki milyon , araba ya da baronluk gibi mutluluk da mutlu olmaya yetmez. bu dünyada cezasız kalmayacak bir şey varsa, o da manevi konularda yapılan hesap kitaplardır. İki insanın birbiriyle evlenmesinin tek bir mantıklı sebebi vardır; o da, onlar için birbiriyle evlenmemenin imkansız olmasıdır. Birbirleri olmadan yaşayamamalarıdır. İki insan birlikte yaşamak için evlenir. Olağanüstü güzel, sıradışı bir hediye olan bu imkana neden bir de mutluluğun eklenmesi gerekiyor ki? İnsanlar neden hiçbir zaman yaldızsız, gerçek boyutlarla yetinmiyorlar da allı pullu yalanları tercih ediyorlar? Neden birbirlerine kendilerinin ve üstelik dünyanın, doğanın, gökyüzünün, kaderin ve hayatın da tutamayacağı, hiçbir zaman, hiçbir yerde kimsenin yerine getiremeyeceği sözler veriyorlar? Bir insanı tanımak inanılmaz zor bir iştir. Bir insanı ilk olarak başbaşa bir sohbetin ilk yarım saatinde ve ikinci kez, ancak on yıl birlikte yaşadıktan sonra tanıyabileceğimizi söylersem, sanırım abartmış olmam. Ayrıca şuna inanıyorum ki, iki insanın kim olduklarını ve kiminle evlendiklerini düğünden önce sezebilmeleri bile mümkün değildir. Birisi ötekinin bütün davranışlarını, bütün fikirlerini, tutkularını, kanaatlerini, inançlarını bilse bile, çorapları, uykuda çapaklanmış gözleri, her sabah diş fırçalarken ağzını çalkalayış şekli ve özellikle garsona bahşiş verişi hakkında henüz hiçbir fikri yoktur – çünkü insan derinlerde aldatır ama yüzeyde onu tanıyabilirsin. Kısacası her bir evliliğin içinde binlerce hayal kırıklığı riski ve her türlü içsel çuvallama ihtimali saklıdır; ki bunlara karşı kullanılabilecek tek bir silah vardır: hepsini daha baştan üstlenmek. Her insan, kendi içinde sınırları belli bir dünyadır. Aksine, bir insan ne kadar kendine has olursa, bütünselliğe o kadar yakındır. İmkanları, yetenekleri ne kadar azsa, bu imkan ve yetenekler o kadar derin ve esaslıdır. Ve eğer tek bir yeteneği varsa, en değerlisi de budur. İnsanların yalnızca cinsel, erotik, maddi, sosyal ihtiyaç sebebiyle birlikte yaşadıklarına asla inanmam; insanlar, bir arkadaşları olsun diye birlikte yaşıyorlar. Onları ceza, intikam, fena düşünceler, adalet ve vicdan azabından koruyacak biri olsun diye. Yoksa siz gerçekten bir yuvanın başka bir şey olduğunu, insanı korumaktan, korumaktan ve yine korumaktan, dünyadan ve asıl kendi benliğinin içsel aynasından korumaktan başka bir görevi olduğunu mu sanıyordunuz? Bir yerlerde, bir parçacık yeryüzünü gökyüzüne yakın bir yükseklikten göreceğiniz bir dağın tepesine çıkın. Hayatın önemine ve mutluluğun önemsizliğine inandığınızı kısa bir süre sonra fark edeceksiniz. Mutlulukmuş! Sanki mutluluk imkanı yalnız ve sadece bizim içimizde değilmiş gibi! Sanki mutlu olma yeteneği tıpkı şarkı söyleme, yazma, politika ya da ayakkabı yapma yeteneğine benzer özel bir kabiliyet değilmiş gibi! Hayatı yaşamanın iki yolu var: Bir tanesi kaderinin sorumluluğunu üstlenmek, kendi kararlarını kendin vermek ve uygulamak, avantaj ve dezavantajları, mutluluk ve mutsuzluğu kabul etmek; cesurca, dürüstçe, pazarlık etmeden, yücegönüllülük ve tevazuyla. Diğeri ise; kaderini aramak: Ama insan onu ararken sadece gücünü, zamanını, hayallerini, doğru ve iyi anlamdaki körlüğünü, içgüdülerini değil, kendi değerlerini de kaybeder. Gittikçe yoksullaşır; yeni gelen daima önceden var olandan daha kötüdür. Bir şey daha:Aramak için inanmak gerekir, inanmak içinse belki yaşamak için gerekenden daha fazla güç.” Milena Jesenka