Sarıp sarmaladığımız mücadele anılarını dinlerken biraz kızdım, öfkelendim… 70 lerden, yağan kurşunların arasından süzülüp düştün yüreklerimize. Başta 70 lerde tevazu ile yürüttüğün devrimci çalışmaların üzerinde yükselen yaratmış olduğun değerlerler anlatıldı sonra insan hakları mücadelen anlatıldı. Konuşmacılar o kadar sarsılmışlardı ki kimi zaman sesleri titriyordu. kürsüdekilerin kelimeleri ilgimi çekiyordu kelimelerin yüklemleri, özneleri yerli yerindeydi. Ama bir ayrım hemen göze çarpıyordu. Hemen fark ediliyordu aslında, derin ve hayatı kavrayış biçimleri farklı olanların kelimeleri ne yazık ki farklılaşıyordu. İnsan haklarını sadece otel salonlarına sıkıştıranların kullandıkları cümlelerin hiç birinde devrimciler anılmıyordu. Yüzü, gözü, belleği hala alanlarda olanlar ise dillerinden düşümüyorlardı. Kazım abinin konuşmasında ise bütün duygularım ayaklandı devrimcileri savunmalarını mahkeme salonlarında nasıl yaptıklarını anlatırken gözlerim doldu. Herkesten hemen sonra çıkanlar mahcubiyetle nereden köklendiklerini anımsadılar, sonraki konuşmacılar öznelerini, yüklemlerini değiştirdiler.

Dündü son nefesini henüz vermişken çaldı, telefonum. Telefonun kırık çatlak ekranına bakmayı bıraktığımdan bakmadım kim arıyor diye. Çatallaşmış, yorgun, hüzünlü ve dahi kederli bir ses beni karşıladı. Hüsnü abiyi kaybettik dedi…. Tek diyebildiğim Eyvah oldu. Bir zaman önce aramıştı adına bir site açmıştık geçmişten taşıdığı yükü o siteye aktaralım çocuk demişti.  Siteyi açmıştık çok zaman önce lakin bir türlü vakit  bulup ve/veya “ölünce arkamda okusunlar insan hakları mücadele yazıları” söylemine inanmayışımdan yazıları girmemiştim. Sadece altı, yedi makalesini girebilmiştim. Olur abi ben derleyeyim yazıları deyip söz vermiştim. O kadar çok yazısı vardı ki bir kaç hafta değil belki tam zamanlı bir kaç ay gerekliydi. Telefondaki ses devam etti. İnternet sitesi hazırsa ilanı girelim dedi. Durumu anlatırken kalbim ıssızlaştı. Bir mahcubiyetle değil dedim. O zaman sadece ilanı koyalım dedi. Ardından uğurlama için bir salon bulalım dedi. Yapılacakları yaptık, lakin üzerimdeki mahcubiyet bir türlü gitmiyordu.

Direniş, ölüm ve yaşam arasında çok büyük ayrımlar yoktu hepsi iç içe geçmiş bir bütündü bugün. Dirençle, inatla, umutla, sabırla ve dahi emekle yürümeye çalıştığımız yolun ne kadar mükaddes olduğunu bir kez daha anladım. Şiirde de dediği gibi henüz elveda demedik. Herşeye ve herkese inat…

unutma kabrin üzerindeki toprağız…