Bütün mümkünlüklerin kıyısında şimdi yerleşik bir hayattan, göçüp gidiyorsun ya… Sanki öyle çok uzakta yaşama gibi değil. İnsanın ömrüne devrile devrile, bir kenti öyle yaka yıka… gitme, göç etme hali…

“An” daha henüz günlerin, saatlerin, saniyelerin sensizliğe döndüğü zamanı anlama anı… Anlama ile anlamama arasında direniyorum. Bir çok kez girdiğim, çıktığım direnişlerin en anlamlısı ve/veya en anlamsızı bilmiyorum. Bilmek bazen -belki-li tümcelerin toplamı oluveriyor işte. Gerçekten bilmek mi? oluyor, bilmiyorum… Farklı zamanlarda ve farklı mekanlarda dinlediğimiz aynı türküler, ezgiler… gibisin.

Hep kaçırdık zamanı. En çok buna yanıyorum. Kalbim yel değirmenlerinin arasındaki bir budağ tanesi gibi acıyor, sen gidiyorsun. O ufak, naif bedeninle küçük adımlarla gidiyorsun.

O mavi gözlü bir devdi.
Minnacık bir kadın sevdi.
Kadının hayali minnacık bir evdi,
                       bahçesinde ebruliii
                                 hanımeli
                                              açan bir ev.

Bir dev gibi seviyordu dev.
Ve elleri öyle büyük işler için
                          hazırlanmıştı ki devin,
yapamazdı yapısını,
                         çalamazdı kapısını
bahçesinde ebruliiii
                   hanımeli
                             açan evin.

O mavi gözlü bir devdi.
Minnacık bir kadın sevdi.
Mini minnacıktı kadın.
Rahata acıktı kadın
            yoruldu devin büyük yolunda.
Ve elveda! deyip mavi gözlü deve,
girdi zengin bir cücenin kolunda
           bahçesinde ebruliiii
                     hanımeli
                               açan eve.

Şimdi anlıyor ki mavi gözlü dev,
dev gibi sevgilere mezar bile olamaz:
bahçesinde ebruliiiii
                         hanımeli
                                   açan ev..

Nazım Hikmet RAN